Toplu olarak yaşama alışkanlığına sahip tüm varlıkların bu yaşamlarını düzenleyen kurallara ihtiyaçları vardır. Bu kurallar diğer canlılar açısından içgüdüsel, insanlar açısından ise aklın ürünü olarak ortaya çıkar. İnsanoğlunun yarattığı bu düzenleyici kurallar dizini ilkin örf, sonra din kuralı ve nihayetinde yasa olarak tanımlanmıştır. Bunların bileşkesi “hukuk düzeni” olarak tanımlanır. Son dönemlerde temel haklar ve ceza hukukuna ilişkin normlarda yapılan iyileştirmeler yadsınamaz. Ancak ülkemiz hukuk sistemini, insan onuru, özgürlükler ve temel haklar çerçevesinde çağdaş seviyelere getirmek üzere alınması gereken çok yolumuz bulunmaktadır. Değişik zaman ve platformlarda yargı bağımsızlığıyla ilgili olarak “Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu” nun yapılanmasına ilişkin dile getirdiğimiz eleştiri ve önerilerin bir kısmının 25 Ağustos’ta yayımlanan “Yargı Reformu Stratejisi Belgesinde” ele alındığını görmek sevindirici olmuştur. Kendini ülkenin kurucu ve temel unsuru gören bir kısım asker ve bürokratların geleneksel egemenliklerinden pay almak isteyen yeni sermayenin, siyasal örgütlenmesiyle bir süredir yaptığı mücadelenin son örneği maalesef yargı içerisinde gerçekleşmiştir. Adli yargı yaz kararnamesinin düzenlenmesinde yaşanan pazarlıklar tüm toplumda adalete olan güvenin olumsuz etkilenmesine yol açmıştır. Bu yargımızın ne kadar siyasallaşmış olduğunu göstermek açısından acı olmuştur. Daha çok demokrasi ve hukukun üstünlüğü sağlanmalıdır. Hukukun üstünlüğü için bağımsız yargıya olduğu kadar güçlü ve donanımlı bir savunma örgütlenmesine ihtiyaç bulunmaktadır. Yargının temelinde sav ve savunma bulunmaktadır. Sav ayağını oluşturan savcılar her türlü kamusal hak ve yetkilerle donatılmışken, yargının sivil ayağını oluşturan savunma, son derece etkisiz bir konumda tutulmuştur. Oysa adil bir yargılamanın temeli ve gereği, sav - savunma eşitliğidir. Ülkemizde savcıların hakimlerle özlük haklarının aynı yasayla düzenlenmiş olması, aynı sınav ile atanmaları, Adalet akademisinde birlikte kursa tabi tutulmaları, savcılık büro ve kalemlerinin adliyeler içerisinde bulunması, aynı lojmanları paylaşma, hatta çok küçük adliyelerde dahi evli hakim-savcı görevlendirmesi yapılması, duruşma salonundaki konumlanış şekli, adil yargılama üzerinde gölge oluşturmaktadır. Özellikle soruşturma aşamasında, savcının kişi hak ve özgürlüklerine yönelik sınırlayıcı işlemleri için hakim kararına ihtiyaç duyması önemli bir gelişme olarak kabul edilmekle birlikte, yukarıda saydığımız nedenlerden dolayı işlemler bir işbirliği içerisinde yapılıyor görüntüsü ve gerçeği, adaletin saygınlığına gölge düşürmektedir. Yakalamaya, tutuklamaya, ev-işyeri aramasına, iletişimin tespit-izleme-dinleme ve kayda alınması işlemlerinde savcıların taleplerinin geri çevrilmediği, yine şüpheli haklarının ihlal edilip edilmediği hususunda savunmanın denetimini engellemeye yönelik yasanın amacına aykırı ve yerinde olmayan gizlilik kararlarının istisna olmaktan çıkarılarak gerekli-gereksiz tüm soruşturmalara teşmil edildiği gözlenmektedir. Soruşturmalar tutuklu işlerde dahi son derece yavaş yürütülmekte, ileride suçsuz bulunması muhtemel şüpheli-tutuklular uzun süreler mağdur edilmektedir. Mahkemelerce avukatların tahliye talepleri neredeyse hiç dikkate alınmamakta, iki gün önce avukat tarafından yapılan tahliye talebi reddedilirken, arada hiçbir soruşturma işlemi yapılmamış olmasına rağmen savcının talebiyle tahliye kararı verilebilmektedir. Avukatlar eliyle yürütülen savunma, adil yargılamanın “ASLİ VE VAZGEÇİLEMEZ UNSURUDUR.” Toplumda adalete güvenin tesis yahut devamı için, soruşturma ve yargılama makamlarının uygulama ve kararlarıyla ilk olarak savunmayı ikna etmesi gereklidir. Yargı kurumları saygınlıklarını ancak sürece savunmayı kattıkları oranda tesis edebilirler. Unutulmamalıdır ki, hukuka saygının temelinde savunma mesleğini icra edenlerin emekleri vardır. Ülkemizin temel problemlerinin çözümüne ilişkin olarak son dönemde atılan ilk adımlar cesur olmak zorundadır. Statükoyu korumaktan veya savaş ekonomisinden nemalananlar, ilkel milliyetçi söylemlerle toplumun küçük bir kesimini ikna edebilirler. Ancak toplumsal menfaatin ancak “barış” la sağlanabileceğine büyük kesim ikna olmuştur. Kin ve öfkeyi harekete geçirecek etkin söylemler, “BARIŞIN GÜR SESİ” karşısında susmak ve marjinal kalmak zorundadırlar. Toplum ve devlet geleneğindeki yanlış tutum ve davranışların sorgulanması, dersler çıkarılarak her kesimin ülke refah ve mutluluğuna katkı yapmak ile pay almasının yolunun açılması gerekir. Ülkemizin karanlık geçmişiyle hesaplaşması Susurluk’ta, Şemdinli’de yapılamasa da Ergenekon ile yapılmaya başlanmıştır. Atatürk’ün “Allah bu millete yeni bir kurtuluş savaşı yaşatmasın.” dileğini günümüze uyarlarsak, “ Allah bu ülkeyi yeni bir Ergenekon soruşturması yapmak zorunda bırakmasın.” Farklılıklar zenginlik kabul edilerek, özgürlükler ve güvenceleri anayasal düzeyde temellendirilmelidir. Demokrasimizi etnik temelli siyasetlere ihtiyaç duyulmayacak olgunluğa getirmeliyiz. Toplumsal tüm ilişkiler de hoşgörü ve barışı egemen kılmalıyız. Şiddeti cezalandırmayla değil, ancak toplumsal mutabakat ile yaşamımızdan söküp atmalıyız. Yakamoz, Ayışığı, Eldiven, Darbe, Muhtıra, Yeşil, Tükenmez kalem, Sokak lambası, Çatlı, Cemal binbaşı, Evren paşa, Çiller, Güreş, Ağar, İki Küçük, Ersöz, BÇG, JİTEM, BOP vs., sözlüklerimizden çıkarılmalı, geleceğimizde olmamalıdır. Ülke genelinde yaşanan karanlık ilişkilerin ve yakın dönemde yoğunluklu olarak bölgemizde yaşadığımız şiddetin nedenlerini iyi tahlil etmek, sorumluların yargı önüne çıkarılması ve sorgulanmasıyla mümkündür. Temel yapısal sorunlarımızdan olan istihdam sorununu çözmeye yoğunlaşmamız gerekmektedir. Ülkemizin en üretken nüfusunun % 20 si üretimde yer alamamakta, iş sahibi olduğu düşünülen kesimin büyük bölümünden de rasyonel verim alınamamaktadır. Ülkemizin doğal ve insan kaynaklarının kullanımı konusunda yeniden yapılanma ihtiyacı bulunmaktadır. Bilimsel, kültürel, sosyal ve ekonomik düzeyde gelişmiş dünya ülkeleri seviyesine gelmek zorundayız. Aksi halde yapay gündemlere mahkum edilmemiz kaçınılmaz olacaktır. Söylenecek çok sözümüz olsa da bir yere bağlama ve sonlandırma zorundayız. Bilindiği üzere 2009-10 adli yılında yeni adliye binamız faaliyete geçecektir. “Baro evi” projemiz için ihtiyaç duyduğumuz arsa konusunda Siirt belediye başkanı ile H.Hüseyin Ağa vakfı mütevellisinin yardım sözü dışında diğer kurumlar olumlu yanıt vermemişlerdir. Belediye ve vakıf arsaları için değerlendirme devam etmekte olup, sonuçlandırabilirsek inşaata başlamak istiyoruz. Böylece yeni adliye sarayı yanında “Baro evi” ile Siirt’in hukukçularına yakışır fiziki imkanları sağlamayı amaçlıyoruz. “SAVUNMANIN ÖZGÜR SESİNİN YANKILANDIĞI” bir adli yılın tüm adalet emekçileri ve ülkemiz insanlarına iyilikler getirmesi dileğiyle…